“ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde.

o yıllarda söylenceler eşkıya türküleriyle başlardı.
ninemin sesinden keklik ötüşleriyle çınlayan
kekik kokulu ormanlar geçmezdi hiç;
dağlar geçerdi
geçerse;
kanlı,
fermanlı
ve dumanlı dağlar geçerdi.

sonra, lor peyniri gibi ufalanan
kuru bir öksürüğün ardından
ansızın eşkıyalar basardı ortalığı;
ya da ninemin bir çift zeytin çekirdeğine
benzeyen gözlerinden asker kaçakları fırlardı birden,
başımın üstünden atlayarak
gölgelerini kanlı bir kaput gibi sürükleye sürükleye
dağlara çıkarlardı.

ardından, silah sesleri…
ninem uykulu gözkapaklarını yüzyılların altında
ezilen tozlu iki böcek gibi kımıldatıp;
annen mısır patlatıyor
derdi ama, ben inanmazdım.
dağ taş müfrezeydi çünkü; görürdüm
ve çocuktum
ki,
görmek inanmanın en geniş kapısıydı.

ninem anlatıyı kesip uyuklamaya başlasa da
müfrezeler susmazdı artık;
beşparmak’taki mavzer cıvlamaları,
gök boncuklu tahta beşiklere çarpıp
öküzlerin göz aynasından seke seke
gece gündüz sürerdi.
köylüler kazmayı küreği bırakıp,
eleği bırakıp
ve tarhana çorbasını ve arnavutbiberini
ve zencefil kokusunu ve düşlerini ve seslerini
ve cesaretlerini bırakıp dağlara bakarlardı durup
dinlenmeden.

bacalar dağlara,
kapılar, avuç içi pencereler
ve koyunlar mor mor
ve keçiler gök gök dağlara bakarlardı.
doğa kendini merak ederdi yani,
müthiş merak ederdi
ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
o yıllarda,
ellerim dokunduklarımdan.
dilimi sormayın,
konuşamadıklarımdandı
ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda.

o yıllarda,
henüz ormanlarım bile yoktu içimde
izimi saklayacak,
ada bile değildim daha,
gökyüzünde
bir gökyüzü bile değildim.
varım yoğum ninemdi
(babam kendini ona bırakırdı giderken)
ve ninemi bilirdim
adadır diye,
sonra babadır diye;
pencereler görüntümü geri kustukça,
buruştukça bakışlarım görüntümü içerek
beslenen görüntülerin karmaşasında
ve uzayarak kısaldıkça boyum,
ona tutunuyordum.

yüzünün engebelerinde düşe kalka yürüyordum
kendime doğru.
kimi zaman bir sel tuzlu tuzlu sürüklüyordu beni,
kimi zaman da bir yılın (kim bilir hangi yıldır)
tırnak izini dere yatağı sanıp
yamaçlara tırmanıyordum
– yamaçlar ki,
benli.

nice sonra, kanlı eşkıya ölüleri
yamaçlardan sürüklene sürüklene getirilip
düşlerimin ortasına bırakılırdı.
ürperirdim onları görünce (ürperti böyle gelişmiştir
bende, şimdi bile, ne zaman ürpersem
bir eşkıya yıkılır içimde).
ürperirdim, evet
ve yerde duran yorgun mavzerleri kapıp
dağlara kaçmak isterdim.

ama, müfrezeler kocaman bıyıklarını
(-ki, yüzde taşınan birer devletti bıyıklar)
oynatarak kovarlardı beni;
mavzer yerine korkularımı kuşanıp kaçmaya başlardım
ve gübre kokularının içinden geçerdim
içimden geçen gübre kokularıyla,
kuşların içinden geçerdim,
bir tavuğun kanatları altından,
bulgur kesesinin dibinden
ya da
bir kalburun çivideki duruşunun içinden
geçerdim de,
durup arkama bile bakmazdım.

müfrezelerin peşimde olduğu kaçmamdan belliydi çünkü;
koşmalıydım ben ve koşardım
ve bir süre sonra koşa koşa,
koşmak durmaya benzerdi.
durmanın dışında koşmak bulamazdım o anda;
dururdum ve bir uçurum dolanırdı ayak bileklerime.

yalnızlık, uçurumları giyinmektir biraz da.”

~Yalnızlıklar