Bu saatlerde radyonun eşlik etmek için kulaklarımıza karıştırdığı şarkılar sanki bir dostlar geçidi oluverdi, her birinde ayrı bir telefona sarılma isteği, beni arayanlarla bile konuşacak vaktimin olmamasından dolayı daha bir ağırlaştırdı o duyguyu. Ayna, Merhaba, Yağmur, Papatya, İki Yol, Caddeler, Mumlar diye akar dostlarımın anlayacağı dilden nameler…

Artık bu bahaneler de geçti, düşünmek istemediğim şeyler boylu boyunca önüme uzandı… Geleceğe dair planların ne kadar da geç geleceğine dair tebessüm dudaklarımda, vedalaşmak isteyip de vedalaşamadıklarım bana bakıyor aynada. Bu yüzden olsa gerek hepinizi şarkılarla anıyor, şarkılarda arıyorum. Şiirin yüreği burkuldu, onun ağlamalarına bakmayın siz.

“bırak kendini toprağın kokusuna…” diyeli bir yıldan çokca fazla oldu. Öte yandan dört yıl önce yazıp bir daha okumaya hiç yeltenmediğim o yazıyı açıp okudum bu sabah sırf eski ben’i özlediğim için, şimdi ise farkındayım ki dört yıl adı altındaki geçmiş hiç geçmemiş… Biraz aşşağılarda okuyabilirsiniz harf harf…

Uzatmayacağım daha fazla, zaten alakasız pek çok konudan bahsettim…
Artık mutlu gidiyorum… Hepiniz mutlu kalınız…

Barış

Hani bağzı nefret haykırmak gelir insanın içinden. Çıkıp dağlara taşlara, ormanların üzerinden sonsuz gibi gözüken, ama öyle olmayan denizlere savurası gelir duygularını insanın. Titreti verir, ırmakları, belkide kendi bastığı taşı. Ancak titreyen kendi ruhundan başkası olmamakla birlikte, bağırdığı, duygularını savurduğu hedef tahtasıda ancak kendi bedenidir, içten saran, yakan duygular, bu sefer bedenden başlar kemirmeye… İşte bunun adı, Gözyaşıdır… iyisi kötüsü yoktur bunun, duyguların çeşidinin ne kadar çok olabileceğinin tartışılamadığı gibi. Her his bir duygudur, her farklı insan kalbinin yaşadığı gibi. Ve bu duygular ne yazık ki anlaşılamazlar başkaları tarafından. Hep istersiniz ki size bir ayrıcalık tanınsın hayat tarafından ancak ne yazık ki hiç tanınmamıştır, ve tanınmışlığıda duyulmamıştır. Zati bu duyguları başkalarının anlamasını beklemekte ne yazık ki hayalden öteye gidemeyecektir. İnsan neden ağladığını tam olarak hiç tanımlayabilmiş midir? Ben kendi kalbimdeki duyguyu kendi beynime tanıtamıyorsam, başkalarından böyle birşeyi istemek ne haddime? Ve işte bu sefer de bu gözyaşları, tanımlayamadığım herşeye, tam anlamı ile Herşeye… Tanımlayamıyorum, yağmuru anlayamıyorum, yakıyor bedenimi her bir damlası ki binlercesi çarpıyor… Arkadaşlarımı tanımlayamıyorum, dostumu anlayamıyorum, o beni anlıyor mu bundan bile emin olamıyorum. Ve problemi kendimde bulduğum her an, kendi okyanusumun taa en ortalarında kayboluyorum, kendimi arayamıyorum. Korkuyorum bulacağım benden… Ve birde, o okyanusların, gerçekten sonsuz olma ihtimalleri korkutuyor beni… Ya batarsam ile ya bulursam arasında, bütün bir dünyayı yaşıyorum bunları birbirine karıştıra karıştıra… Ve en sonunda, bu perşembe akşamında, bıktığım gerçeği ile yüzleşmekten korkmayı sürdürüyorum. Tek istediğim diye başlamak istediğim o kadar çok cümle var ki, yazmayı bırakıyorum, elimi çeneme dayayıp düşünüyorum tam olarak ne istediğimi. Acep ben mi çok şeyler istiyorum? Hayır değil! İstediklerim ne çok uzak ne de zor şeyler. Hayal bile değiller ki onlar benim yakınlarımdadırlar. Şimdiye kadar istediklerim, her zaman benden çalınanlar sanırım, benim olmasına izin verilmeyenler… Sessizlik istiyorum, yalnızlık… Ve bunu bozacaksa, sadece benim iyiliğim için bana yaklaşan bir arkadaş istiyorum. Gürültüsü benim için, yalnızılığımı da benden izin alarak almalı, götürmeli… Uzadıkça bu lânet yazı, ifadelerim karışıyor, nasıl açıklarım kendimi sadece bir kapanış cümlesine sığdırarak kendimi onu düşünüyorumda, bunun imkânsızlığından, mutluluk ve gurur duymam gerekip gerekmediğini, belki utancın hemen arkamda saklanmış olabileceğini düşünüyorum… Ve sanırım doğru kelime bu: “Düşünmek istemiyorum…”

Barış Parlan
01.04.2004

Notun dibi: Yazının başındaydı, silmektense burada dursun dedim:

Bazı zor günler vardır, zor olacağını bildiğin için kendini hazırlayıp yatağa yattığında ufak bir ayincesine tavanla bakışarak uykuya daldığın, kendini böyle hazırladığın günler ki bittiklerinde manzaran yine aynı tavan olur yorgunluktan. Öyle zor iki gün geçirdim ard arda… Gönüllü sürgün aslında kısa mesafe yollarda. Evet, anlamaya başladığınız gibi, susmamıştım aslında hiç birinize, düşünmemek için midir bilinmez bir yoğun çalışma sevdası tüketti saatlerimi acımasızca ve ben bile o acımasızlıkla baktım kendime florosan lambalarının altında… Terzilikte bir kademe, şoförlükte iki kademe daha ileri gittiğimin farkındayım geçen 35 saat sayesinde. İşin güzel yanıda bu olsa gerek, insanın eli bazen öyle büyük taşların altına giriyor ki, atlattığında gerçekten birşeyler öğrendiğini, kendini kendine kanıtladığını ve öz güveninin varlığını, hayatının basit olmamasının hoşnutluğunu hissediyor, yazılamayacak kadar yorgun iş saatlerininde bir keyfi var ki bunu anlayamayanlara üzülüyorum ufak ufak.