Benim için sanat ikiye ayrılırdı, birincisi o bilinmeyen ölüm anı, ikincisi ise hayatın uçurumlarıydı. Aşk ise bu ikisini aynı anda yaşamaktı. Anladım ki tutku denilen nefes alma hakkı, uçurumun dibindeki şuursuz saatlerde saklı. Barışın aklı sudaki dolunay gibi aktı, yansıma yolları çıkış sandı, kendini attı. Bir paylaşım kandırmacası, “ekmeği siktir et, ölümünü paylaş benimle” nidası, oysa bizimkisi jilet kardeşliği be ruhu loş, gerisi boş… Gecelerde uyku kullanmıyorum artık, hıçkırık yapıyor. En azından koğuş arkadaşlarım öyle söylüyor.

Evet, zor geliyor, zoruma gidiyor. Sende duvarına bunu yaz, sonra edebiyatı bırak kendi mezarını kaz. Lâkin senin mezar taşın benim batıya istikamet aracım… Ötesi değilsin öldükten sonra, olamayacaksın uğraşma, bari ölürken yorulma. O’ soğukta uyuyabilmek için başındaki bereyi ayaklarına geçirirdi, titremesi dinerdi, üşümek yalnızlığın şimdiki zaman haliydi. Ve hayal kuramamamın sebebi gelecek zaman eklerini bilmediğimdendi , -di’li geçmişler koğuşunda gözün ötesi yaş, sözün berisi öz’dü, bu gerçekler beni üzdü, neferi şafak ışığını süzdü. Psikolojimi şıklar arasında seçtirerek irdeleyen doktor, bari bu sınavı yazılı yapsaydın, meselâ en azından ruhum üzerine kompozisyon yazdırsaydın, kendi kelimelerimle soyardım kendimi, çıplaklığıma bakan doktor söyle şimdi notum kaç? Kaç aldım adaletinden?

Anne yırt şu takvimin yapraklarını…
Yıl 2 çift sıfır 8, bakışlarım eskiz,
An gün doğumu, oysa şafak 330.