Yağmurdu kiremitleri bu kadar güzel bir kırmızıya boyayan. Belki de, yılın son yağmuruydu. Ağaçlar yeşiline, asfalt ışıltılı siyahına, arabalar kendi renklerine ve enderdir ki aşıklar romantizmlerine kavuşuyorlar. Ama hiç birisnin kavuşması, senin hüznüne kavuşman kadar ürkütmüyor sokakları… Sokak kö pekleri bile ağlıyor bu vakitlere. Sen, iskeleden uzaklardaki gemileri izlerken, kalbindeki izleri deniz suyuyla temizlerken, bu sırada akan gözyaşlarını denize emanet ederken, bana bir kumsal boyu ayak izin kalıyor ilk tanıştığımız gün gibi. Kalbimdeki izler kadar derin olmayan ama seni bulmama yeticek kadar dalgalarla savaşan ayak izlerin, şimdi “böyle gidilir” başlıklı bir şiirin tek ve uzun satırı gibi yazılıyor sahile… İlk defa, kumsallardan nefret ettim sayende…

Melodik bir mırıldanış titriyor sigara kokan nefesinde, rüzgârı bile bastırıyorsun, inan bana buradan duyabiliyorum. Hangi ninni ile yatırıyorsun düşlerini sonsuzluğa, ne zaman başladın lodos ile sırdaşlığa, nasıl alışacak bu sokaklar yüreklerimizdeki boşluğa veya bütün bunları neden halâ merak ediyorum, bilmiyorum… Yıldızlar bile bu akşam, senden daha yakınlar bana… Yinede senin bıraktığın o küçük not daha bir titretiyor içimi şu yıldızlar konusunda… “Düşlerim, yıldızlardan bile daha uzaktılar, madem sen yoksun artık, ben de düşlerimin yanına gidiyorum… İkimize de, güle güle…”

Yağmur damlaları bile düşme konusunda sakin davranıyorlar artık. Artık gölgen kıyıdan çok denize taraf sarkmakta, nasıl oluyorda şu küçük iskele, apartman çatıları kadar yüksek geliyor gözüme… Ayaklarını sallıyorsun en ucunda.

Koşsam yetişirim belki, ama hepimiz, hatta kumsal bile, koşmayacağımı biliyoruz. Sırf bu yüzden, ne uzak ne yakın, ne açık ne kıyı, ne derin ne alçak… Öyle ortanca bir yerden döndün hayata sırtını… Ve işte ayağa kalkıyorsun. Gelmesem de yanına, geçmesem de “böyle gidilir” başlıklı şiirinin üzerinden bir kumsal boyu, bağırıyorum bütün hayvansal iç güdülerimle, duyanların ne kadarda çaresiz halde kaldığımı düşüneceği bir çığlık tonuyla… “Ama su soğuk, üşüyeceksin…”

Bir martı şaşkınlıktan avını kaçırıyor. Kayalıklar bile anlayamıyor, dönü p söylediklerime bakıyor… Rüzgâr, usul usul alı p dudaklarımdan kelimeleri, senin yamacına esiyor… Sesimden tanıyorsun beni, söylediklerimden tanıyorsun. Dönü p bana baktığın anda, iskeleden kumsalın öte ucuna kadar zaman geçmek konusunda mızıkçılık yapıyor… Dudakların kı pırdıyor, duyamıyorum, bugün rüzgâr tersten esiyor, ilk defa ben seni anlayamıyorum… Zaman, ağır ağır ikna oluyor… Damlalar, ama bu sefer gözyaşı kadar tuzlular, ve yukardan düşmüyorlar… Kim bilir, belki de akıtı p denize emanet ettiklerindir, bu arkandan sıçrayanlar…

Yürümeye başlıyorum, öyle yavaş ki, tı pkı bana öğrettiğin gibi. Hiç bir yerden gelip hiç bir yere gider gibi. Derken, sırdaşın lodos esiyor kulağıma…

“alıştım ben…”

Eski bir sırrın mı, son fısıltın mı, bilemiyorum…

Gözyaşların bastırıyor… Gölgeye saklamam gerek yazamadığım mektupları…