“gökyüzü penceremizse, bulutlarda perdelerimiz” demiştin ya, ben de neden perdelerim param parça diyordum… evet, kanadıkça güçleniyordu insan; sevmekse kanatmaktı birazda… bütün bunları söylerken nasıl da anlamadık – atladık kabuk tutmanın nasır tutmayla yakınlığını, aşktaki “kan” bağını… sevginin kancıklığını… ağzımı bozdukları bir yılda hayat bin yıl gibi geçmişti, şimdik bozuklarımı atıyorum kuyuya, düzelicem fakat kaç bin yılda? “tek bir doğrum var, yanlışlarımı götürmeye yetmeyen…” derken ben, öyle yerlere gitmişim ki kendimle yüzleşirken. insan elbet kendisine de masal anlatır, ama neden hep sonunu bu denli kanatır? “bu bizim masalımız, öyküleri biz yazarız”, üzülme bebeğim, elbet biz yalnızkende ağlarız…  çok değil üç beş dolunay önceydi, ve “dolunayı seyret” demekten daha içten bir hali yoktu hislerimin, kelimeler yetmezdi o zamanlar, deniz bile okyanus bile bu ışığın dilinden anlar ( ve biz gözetlerken yakamozdur onlar ), oysa şimdi bu kelimeler yürekleri dağlar, bu acı, bu sessizliğe koşa-yazmalar, başa döndüm yine, bir insan bu kadar mı ağlar? bu kadar mı kanar?

sesim, nefesim… yüreğim…  ağlamak dediğin denizde dalmaya benzer, nefesinin yettiği kadar… sonrası, nefese hasret anlar… gözlerimde bir zaman kayması, sanki yedi yerimden kum gibi akıyorum, yarına bakmayı bıraktım, yirmidört yılın hesabını yaptım, sanki ben sende başlıyorum. sözlerimdeyese bir sen kavgası… bu kadar mı güzel sarılır insan insana, nasıl ayrılır sonra, anlayamıyorum…

“Ruhunu özgür bırakmak için yüzleştiği duygularının sorumluluğunu alabilmeli insan diye düşünüyorum… Ve ruhlar özgür kalmadan sevgili zaten olunamıyor, o sadece bağımlılık, bazende kangrene dönüşüyor… Ve en sonunda hep bir yerlerini kesmen gerekiyor…”

ps. arabaların camındaki kire, hayallerimi yazmayı özledim…