Beni sevmemendense, benden nefret etmenin daha iyi olacağına inandım, çünki “nefret ettiğin kadar seversinde aslında” demiştin…

Hep düşen sendin, elini tutan bendim. Ve hikâye böyle anlatılıyordu, yazılıyordu, okunuyordu, böyle görünüyordu, herkesin işine geliyordu. Oysa artık bana bakmıyordun, sadece uçurumun kenarında sapa sağlam duruyorum sanıyordun, farz ediyordun… Ayağımın kaydığını, uçurumun eşiğinde artık beni göremediğini bir türlü fark etmiyordun, belki de istemiyordun…

Gözlerinin içine baka baka düşemezdim, ben yitip giderken ardımda bakışlarının kaldığını düşünemezdim… Bu yüzden parmaklarını ve avuçlarını bıraktım… Ve belki de ilk defa, sadece kendim için bir şeyler yaptım…

{ Aşk, bir Hac’dır. Hac demek, Yol demektir. Bu yolda önemli olan varılacak yer değil, oraya gidene kadar yolda yaşanılanlar, bu yaşanılanların sindirilmesi, hazmedilmesi ve idrak edilmesidir. Yol bitmez, yolculuk biter. Yolculuk bittiğinde kim daha fazla üzülür ise o daha çok sevmiştir düşüncesi, yanılgıdır. Bu yanılgı, yolun yolcuya kurduğu en çetin tuzaktır. Sevgiyi hisseden, onu ölçmeye çalışmıyacağını da bilir. Yola sadece çevrenin değişmesini değil, kişinin kendisinin de değişmesini gözlemlemek için çıkılır, bundan kaçınan kişi yolda yolculuk yapmaktan çok, geçmişinden ve geleceğinden kaçmak durumunda kalır. Yol acımasız değildir, sevgi de beslemez, o olduğu gibidir, bilinmezdir. Bilinmezlikler beklentileri ne derecede etkiler bilinmez elbet, ancak kesin olan bir şey varsa, Aşk bir Hac’dır. O, olduğu gibidir, bilinmezdir… }

“Sen iyi olacaksın, biliyorum” dedin, bu cümlen ile ne büyük bir korkunu dile getirdin… Haksız değilsin korkmakta, gerçekten bilmiyorsun çünki, belki de bunu fark ettin… Şimdi ben, güneşin batışı hızında, ve bir başıma… Birgün elbet, aynı hızla, misâl yine güneş gibi, doğma umuduyla…

– Nereye gidiyorsun?
– Kendime…

Kendime