Kırık cümleler atadım yâdıma…

Yâdımı yağdı tüm gece şehir, son çiçeklerini açtı bahar ve kapadı perdesini renklere.
Araladığım perdenin gerisinde yaşananlara aldırmadan sürükledim bedenimi yatağa, camdan uzaklaştıkça pencere yaklaştı ruhuma, şaşkın ama umursamaz fikirlerime dayadım güncemi; unutkanlığın son raddesinde bir karanfil, açabilmeyi başarmışken bahara, baharın bu yaptığına ne denir ki ihanetten başka?!

Yetim kalmayı, kaderden sayıp heybesine kırık çerçevelerden birini alan karanfillere sordum ansızın:
-Siz? Evet, siz! Hangi cehennemden geldiniz?
Canı yanık, teni kavruk, kızılı bedenine borç bilmiş karanfillerden birisi boynunu kaldırdı, yaprağını savuracağı sırada bir diğeri engel oldu ona hışımla:
-Hayır! Hayır, dur! Sakın yaprağını açma ona, feryadını yâdına serpme!
Sustu, karanfil perdesini la akorunda çınlatarak estirdi rüzgâra ve eğdi boynunu.

Hışmına hayran kaldığım karanfile çevirdim gövdemi, başımı ve son olarak gözlerimi…
Boynundan aşağı sarkan morarmış perdelere takılı kaldı bir gözüm, diğeriyse hâlâ dimdik duran boynundaydı. Nasıl güçlü kalmıştı öyle ve nereden geliyordu o hoyrat öfke?!
“Öfkenin de hoyratlığı mı olurmuş canım?!” diye tebessüm ettim, kendi kelimelerimde vuruluşuma.
Hafiften bir esinti sarmaya başladı etrafı, la sesi bitimine yakın. Birisi dua mı etmişti çöl rüzgârına? Anlayamadım. O sırada tüm karanfiller, boyun boyuna, sırt sırta salınmaya başladılar. Mor perdelerini saklamayı beceremeyen ve hiç de saklıyormuş gibi görünmeyen karanfil de katıldı onlara.

“Seher varır mıydı dağlara
Dağlar kızılını vurur muydu bağlara
Söyle a canım, söyle a yiğidim
Takmayacak mısın bir daha beni bağrına?”

Yağmur bir ayağını şehre uzatmış, karanfillere damlalar atfediyordu sessizce.
Her damla ile bir boyun uzanıyordu tüm güzelliğiyle göğe ve sonra tek tek göğün yüzüne fısıltılaşıyordu sesler…:

“Seher beni kırdı geçirdi
Dağlara kızıl öldü diye yalan söyledi
Ah canım, ah yiğidim
Yakmayacak mısın bir daha beni koynuna?”

Sonra her karanfil bir yaprağını eğdi toprağa, canlarından can verircesine bir feryat sardı etrafımı…:
_
“Seher bizi kattı kardı
Dağlara kar altı hezeyanlar kaldı
Söyle a canım, a yiğidim
Bulmayacak mısın bir daha beni kanlar altında?”_

Hararetiyle gürüldedi gök, ayrıldı semanın yedi rengi kaderden, kederleri hep bir elden kuşandı dertliler…

Uyandığımı sanarak koştum pencereye, pencere uzaklaştı ben koştum, ben koştum pencere uzaklaştı, sonra birden ilişti göğsüme karanfil, boynu yerde, boynu figan…
Pencereyi aradı gözlerim, hani nerde?!
Pencere gerilerde kalmış, son mirasıma hazırlanıyordu… Öldürmüştü beni benden öteye.
Göğsümde karanfil, uysal ve itaatkâr, eğdi bir yaprağını yere, düşmeye başladık birlikte. Göğün mavisi gözden kayboldukça, kızılına okyanuslar işleniyormuşçasına karanfilin göğsüne dokundu mavi.
Morardı yaprak, savruldu kurak…

Son rubaisini anarcasına sardı etrafımı yediverenlerin yedisine inat kızıllar…:

_“Seher bizi üzdü de
Seni görmeyecek mi sandın
A canım, görmez mi sandın?</p>

Dağlar bizi unuttu da
Seni tanıyacak mı sandın
A yiğidim tanır mı sandın?

Yârin için bizi bağrından söktün
Koynundan yalan ellere sürdürdün
Kar altında kan eline bıraktın
Seni yalnız koyacak mıyız sandın?
A yiğidim yetim mi kaldın?!”</em>

Umay Zemsiz ~Karanfil Bağrına Hasret