Ova tavşanını kafese koyarsan, kahrından çatlarmış, öğrendiğimde içim titredi, yalnızlığım tuttu beni elimden, kırıldı umudum belinden. Ruh-u ispat maksatlı çabalarımın bir kısmı kendime kendimi anımsatma ihtiyacımdan, bunların harici ise geçmişin o kadar kolay geçmediğine dair yeni oluşan farkındalığımdan (bunu iyi düşünün, gerçekten geçmiyor). Bilmediğim dillerde rüyalar görüyorum, bu yüzden mi anlaşamıyoruz senle ey bilincimin altı? Altımı ıslattım derken söylemek istediğim ne sendin ne de göz yaşlarım… Kolay olmasada başaracağım, yeni hayata yirmidörtden de başlarım.

Olur olmaz boşluklara daldıkça babama daha bir benzediğimi fark ediyorum. Sigara kokan nasır parmaklı bahçivan ellerin miydi beni koruyan baba? Uzun saçlarıma bir kere olsun dokunmayışının özetlediği aslında kaç yalnız yıldı bir sorsana. Evet sen hayatın mühendisiydin herkes için ama hiç çırağa ihtiyacın yoktu anımsıyor musun? Yollar mıydı gerçekten de bizi ayıran, cevaplamaya korkanımız mı var yoksa aramızda? Suskunluğum bir şey bilmememden diye düşünürdün her daim, oysa ben senin yanındaki susuşlarımla anladım pek çok şeyi… Bir bunu anlatamadım. Tanırım seni, farz-ı misal en sevmediğin ses kapı çarpmasıdır, çocukken dedemin arabasını çalacak kadar cesur başladın hayata ve bu yüzden ilkokuldan terk olmak senin için iki satır bir cümleden başka anlam ifade etmiyor. Affet dünyayı senin kadar çok gezemeyeceğim belki, hiç bir zaman senin kadar inişli çıkışlı yaşayamayacak olabilirim de, bunları bilmek – kanıtlamak çabasına girmiyorum. Öte yandan, öyle yaşayıp yaşamadığımı da sen bilmiyorsun, acı olanda bu işte.

Değil yanıt, bir yankının bile olmadığı hiçliklerde konuştum kendimle saatlerce, kimi dolu bir mermi tutuyordum avuçlarımda, kimi namluya çenemi dayayıp düşünüyordum da beni böyle görenler pek çekiniyordu bakmaya. Belkide bu sayede kavuşuyordum her daim yalnızlığıma. Oysa oyunun her an bitebileceğini kabullenişin getirisiydi bu rahatlığım, ve birde taşıdığım silahın bende bıraktığı boyun ağrım. Bir ara “neden bu kadar çok seviyorsunuz bağlı kalmayı? korkmak için mi?” diye sorasım geldi, sormadım, kim sorgular ki nefes almak kadar otonom bir hareketi (ben)… Gerçektende en büyük acı kağıt kalemsiz kalmakmış, yazamamak, uçup gidişlerini seyretmek artık uçup gitmiş olduğu için ifade edemediğim şeylerin. Madem ki çıplak hissediyorum kendimi kağıtsız kalemsiz, gerçekten de silahımmış onlar benim, neye karşı? orasını siz söyleyin, en azından ağrı yapmıyor ya, bu yeter bana.

“Ben zaten benden gidişlerini biriktiriyordum kendime…” deyivermiştim kendi kendime. Geçmişin hangi kesitine mırıldanmıştı bu sözcük bilinç altımdan bilemiyorum ama, benden gidemeyişlermiş doğru olanı, gelemeyenlere de gidemeyenler kadar saygı duyarak, üstünü çiziyorum o satırın. Halen yalnız bırakılasım var ne de olsa. Beni sorarlarsa söyleyin ki, sakıncalı olduğumdan toplatıldım. Bir de toprak kokusuna alışmaya bakın yağmurdan sonra. Çünki bir gün hepimiz…

Sevdiğim, sevenim: Gözlerim niagara, hadi düş…