“Erkekler daha çok acı çekiyor. Şöyle de diyebiliriz: Bu işlerde erkeklerin daha az karşı koyma güçleri var. Oysa kadınlar suçları olmadan acı çekerler.”

Franz Kafka, “Sevgili Milena- Mektuplar” (Çev: Adalet Cimcoz, Say Yayınları)

Yok hayır, büyük acılar ve çaresizlikler sırasında yaratılmış olamaz Tanrı. Her acı kendi direncini yaratır çünkü. Sabrını. Sarı taşını. Yaşadığına göre hâlâ Tanrı, başka ve daha iyilikli bir nedeni olmalı icadının. Öyle sanıyorum ki şimdi ben, çölde biri birine âşık oldu. Biri âşık olmuş olmalı birine, çöl kadar âşık, başlangıçsız ve sonsuz. O zaman işte “Bu ben olamam” demiş olmalı, “Bu kadar olamam”. Bentleri yıkılırken birinin, köprüleri, şehirleri darmadağın olurken, evleri yıkarken biri, bütün bu yapabildiklerine hayretle, Tanrı’yı işte o anda icat etmiş olmalı. Tanrı’yı insan âşık olduğu için doğurmuş olmalı çölden. Ya da Tanrı biri biri âşık oldu diye göstermiş olmalı kendini çöle. Ancak “âlem-i hayretteyken” bir fani bulabilir Tanrı’yı.

Ölüm bile bu kadar ufalamaz
İnsan yalvarmak için değil, aslında en çok teşekkür etmek için büyük bir şey arar. Sonsuz hayret ve sevinç karşısında büyük eziklikle eteklerini öpeceği bir güç. “Bütün bunları ben yaşıyor, yapıyor olamam” dersin, “Bütün bu sular benden akıyor olamaz”… “Biri olmalı” dersin, “Her şeyden büyük bir güç, ondan geliyor olmalı bütün bu hayret, bütün bu tersyüz olma, bunca hayat.” Hak etmediğini düşünür insan, bu kadar güzelini hak edecek bir şey yapmış olamayacağını. Deli olursun, deli. Teşekkür edip bir şeye işte o zaman, bu hayret ağırlığından kurtulmak istersin. Senden bunu almasın diye yeterince teşekkür etmek istersin. Kendi karşısında hiç bu kadar ezilmez insanoğlu. Ölüm bile bu kadar ufalayıp ufalayıp kenara koymaz insanı, canını alır alsa alsa. Kafka’nın Milena’ya dediği gibi “diz çöktüğünü” anlarsın:

“Gözlerimin önünde ayaklarınız var, okşuyorum onları.”

Fakat sonra hayat etten ve kandandır. Tanrılardan ve çöllerden gelen mucizevi şey, parmaklara sahip olur, kollu bacaklı olur. Aşkın en güzel hali yine de beşeridir. “Babil” filminin o sahnesinde, mutlaka görülsün film, âşık adam, kadının altına bir kap tutup işetir. Tam o en “pis” şey gerçekleşirken işte öpüşme başlar. Hayattan geçmiş olanlar bilir ki romantik budur, güllü dallı değildir aşk. Etini, en pisini paylaşanlar artık birbirini bir daha onları hiç terk etmeyecek gözlerle görür. Birini uzunlamasına ve derinlemesine sevmenin başka nesi vardır ki zaten? Bir insanın içini görecek bilgiden başka ne verir insana? Bu bilgi neye değişilir?

Gelince anlarsın…
Tam işerken yaralı kadın ve öperken adamı korkularını söyler adamın kulağına, adam da kadının kulağına, ne çok sevdiklerini birbirlerini… Çölde geçer bu olay. Tanrı bir kez daha icat olur o zaman, kendini insanlığa bir kez daha gösterir, yeniden doğurulur çölden. Biri birini çok sevince, topyekûn sevince “olur” Tanrı. Çünkü tanrı kalptendir. İnsan kendini hatırlayınca gelen. Aşk ki hayret halidir, gelince anlarsın. Evler yıkılır… Her şey yeterdir artık, her şey tamam. Babil’deki dilini bulur insan, herkesin anladığı, herkesi anlatan ilk dilini. Ve hayret içinde yine, ilk halin gibi. Çocukluğunun o ilk yarayı henüz almadığın zamanki gibi bir kahkaha…

Kimin daha çok acı çektiğine gelince… Eli kalem tutan hangisiyse odur en çok acı çeken. Çünkü tarihi kazananların yazması gibi aşkın acısı da mektupları yazanda kalır…

Ece Temelkuran ~Aşkın Babil’i